CITYTREND Eylül 2011 Sayı 3

GİTMELİ

Denizin ortasındayız

Deniz bu kâh deli dalgalı kâh durgun…

Sevdanın ortasındayız

Sevda bu en az deniz kadar güzel….

Hani derler ya insan sevdi mi gitmeli

Gitmeli

Her şeyi bırakıp gitmeli…

Sevdi mi insan bir kere

Mavi mavi gitmeli…

 

PARDON SİZ KİMSİNİZ???…

Malum yaz olunca, Bodrum’ da da yaşıyorsanız misafir eksik olmuyor…

Sakın ha yanlış anlaşılmasın asla şikayetçi değilim. Hatta çok mutlu oluyorum. Çünkü geçen sayıdaki yazımda da belirttiğim gibi dostlarla, sevdiklerinle yapılan paylaşımlardır bir yeri güzel kılan…

Yıllık izninden bir haftasını valizine yükleyip gelen Dilek ile Bodrum Marina Yacht Club’ a gittiğimizde Fatih Erkoç sahne almıştı. Bütün Bodrum buraya mı gelmiş? diyesi geliyor insanın… Kalabalık kelimesi yetersiz kalıyor. Neredeyse ayakta duracak yer yok… Gözlerim Barış’ ı arıyor. Göremiyorum, boy kısa tabii… Hemen bir basamağa çıkıyorum ve işte Barış… İki dakika bekleyin diyor ve yanımızdan uzaklaşıyor. Üçüncü dakikada arkalardan bir masa geliyor ve barın hemen kenarında bizim hiçin hazır ediliyor. Harika…

Hemen müziğin ritmine kaptırıyoruz kendimizi. Hem müziğe eşlik ediyor hem de dans ediyoruz … Keyfimiz yerinde… Ta ki iki tane Alman bizim zor şartlarda elde ettiğimiz masamıza ortak olmaya çıkıncaya kadar. Önce özür dileyerek ellerindeki içki şişelerini masaya koydular. Herhalde barda hesabı ödeyip giderler diye kendi aramızda konuşuyoruz. Bir süre sonra şişelerin yanına dirseklerini dayadıklarında kalıcı olduklarını anlıyoruz … Eee tamam turistsiniz, çok kalabalık, başka masa da yok ama bu ne samimiyet…

Keyfimizin kaçmasına ikinci sebep ise upuzun boylarıyla önümüzde duvar oluşturmaları. Dans etmiyoruz artık… Dedim ya keyfimiz kaçtı. Almanca da bilmem… Hemen garsonu çağırdım ve derdimizi anlattım. “Ne dememi istersiniz efendim” dedi… Ben de aynen söyleyebilirsin dedim… Söylediğini tahmin ediyorum…

 

Keyfimiz tekrar yerinde…

Marina Yacht Club’ de program bittikten sonra kardeş işletme New Old’ a gitmek için shuttle bekliyoruz. Muhteşem bir hizmet… Merkeze gitmek için araba kullanmak zorunda kalmıyorsunuz, yoğun trafikte bunalmıyorsunuz, çevirmeye girme riskiniz olmuyor. Tekne sizi marinadan alıyor ve merkezde kalenin önündeki iskeleye kadar götürüyor…

Beklerken tuvalete gidiyoruz ve bizden önce sıra bekleyen zarif hanım bize dönüp çok hoş iltifatlarda bulunuyor. Uzaktan bizi izlediğini, bizler gibi kadınların özgür ve güçlü kadınları temsil ettiğini söylüyor. Kendisinin de 68 kuşağı olduğunu, özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu anlatıyor…

Sohbet uzuyor ama keyifli… Sonra bir an duruyor ve soran gözlerle gözlerimin içine bakıp… “Ya pardon siz kimsiniz?”…

Daha önce karşılaştığımı hiç sanmıyorum. İsviçre’de yaşadığını söyledi, oradan da değil… Herhalde birisine benzetiyor diye geçiriyorum içimden. Kaşlarımı kaldırıp bilmiyorum ifadesine bürünürken atlıyor “siz bir yerlerde yazıyor musunuz? Köşe yazarısınız siz değil mi? Evet evet sizi tanıyorum” diyor…

Gülümsüyorum… Tam o sırada tuvaletin kapısı açılıyor ve içeriye girerken bize dönüyor ve “O iki adamı masanızdan mükemmel bir şekilde nasıl gönderdiğinizi de gördüm. Bravo size…”

Shuttle geldi ve kısa da olsa deniz üstü yolculuğumuza başladık… Yanımızda oturan hanımlar ayakta yolculuk eden Beyaz’ a sesleniyorlar…

“Yanımızda yer var Beyaaaaazzzz…”

 

YANIK BARBUNYA KOKUSU

Hani bazen olur ya…

O gün her şey ters gider. Sabahtan başlar terslikler ve gün sonuna kadar kovalarcasına gelir peşinizden. Hepsini anlatmayacağım sayfalar sürebilir… Ama en sonuncusunu anlatmam lazım.

Engelli koşuda gibi hissettik o gün kendimizi Zerrin’ le. Önümüze çıkan bütün engelleri aşıp Gümüşlük’ e geldiğimizde bir oh çektik. Öncelikle oradaki işlerimizi ve görüşmelerimizi yapıp sonrasında da kıyıdaki kahvede keyif yapma hayallerimiz var. Her şey ne kadar da yolunda gitmeye başladı. Görüşmeler olumlu, işlerimiz kolaylıkla halloluyor. Tamam işte dedik buraya kadarmış her şey eski düzenine döndü…

Aklımızda çarşıdaki fırındaki poğaçalar ve elmalı kekler var. İşlerimizi bitirip sahilde yürüyoruz. En keyifli saatler… Kimi insanlar denize giriyor, kimi sahildeki şezlongda kitabını okuyor, kimi akşamüstü yürüyüşüne çıkmış. Seviyorum ben bu Gümüşlük’ ü…

Fırıncı, poğaçasının reklamını yapıyor bize. Peynirli, dereotlu ve maydanozlu… “Bu sene çok sattım bundan” diyor. “Patladı bunlar patladı…” Reklama gerek yoktu zaten biz yoldan gönüllü çıkmıştık, bir de fırından yayılan kokular…

Unlu mamüllerimizi alıp, kahvedeki en ön masaya geçip çaylarımızı söyledik. Önümüzde tekneler, arkasında tavşan adası, çaylar tavşan kanı… Keyif zehirlenmesine çeyrek var…

Telefonum çalıyor. Arayan oğlum… Ohh… Neyse ki önemli bir şey yok. Ben Ege ile konuşurken bir anda  Zerrin elleriyle yüzünü kapıyor ve acılı bir sesle “Eyvahhhhh” diye çığlık atıyor… Ne olduğunu anlamam çok zor. Telefonu kapatıyorum. Israrla ne olduğunu soruyorum. “Ocak” diyor acılı bir yüz ifadesi ile…

“Evden çıkarken ocağı açık unuttum”…

 

 

OKYANUS MU İKİ ŞEHRİN ARASI?

Hani ne derler… “En iyi tekne arkadaşının teknesidir.”

Benim de Bodrum’ da irili ufaklı bir sürü teknem var…

Sabah erkenden kahvaltı, su ve buz alışverişi yapıldıktan sonra Mine’ nin teknesi She is Mine’ ın bulunduğu pontona geliyoruz. Teknede bir sorun var. Dedim ya “en iyi tekne” diye. Sorunlarla Mine uğraşıyor, bize keyfini çıkartmak kalıyor… Neyse ki sorun çabuk gideriliyor ve koltuk halatlarını çözüyoruz…

Cenneti de cehennemi de bu dünyada yaşıyoruz diye boşuna söylememişler. Rotamız Cennet diyor Mine

Cennet, Bodrum’ a yaklaşık 8 deniz mili mesafede… Sea Garden’ dan önceki Topuk Burnu’ ndan hemen sonraki koy. Kara mesafesi ile yaklaşık 15 km. Kuşbakışı baktığında Bodrum-Turgutreis mesafesi ile hemen hemen aynı. Yalıçiftlik’ ten hemen sonra. 2 saatlik yolculuk sonunda tonozumuza bağlanıyoruz.  Kahvaltı öncesi turkuazın ve mavinin bütün tonlarının birbiriyle dans ettiği sulara bırakıyoruz kendimizi. Ve yine, böylesi güzelliklere yakın olduğumuz, Bodrum’ da yaşadığımız için kendimizi şanslı ilan ediyoruz…

Gece kalıp sabah dönmeyi planlıyorduk ama birlikte gittiğimiz bir arkadaşımız rahatsızlandığı için yemeğimizi yiyip akşam olmadan geri dönüyoruz. Dönüş yolunda hava sert… Dalga boyu yüksek… Sağ salim Bodrum’ a varıyoruz. Sağlığına kavuştuğunda yarım kalan gezimizi tamamlamak için seni bekliyoruz Meriç

Umarım hayallerimiz gerçek olur veee  bir gün bizim de bir teknemiz olursa, o tekne arkadaşlarımın en iyi teknesi olur…

 

 

 

GÜNEŞİ BEKLERKEN

Torba’ da her mevsim güzel…

Hele Casa Dell’Arte nin sahilinden günü yolcu ederken gökyüzünün büründüğü renklere bakıp da iç geçirmeyen yoktur herhalde…

Otel o gün yine güzel bir sergiye ev sahipliği yapıyor … Genç iki sanatçının heykel ve resimlerini keyifle izledikten sonra kendimizi sahildeki iskelenin üzerinde buluyoruz. Torba’ da deniz yine göl gibi… Gökyüzünün renkleri suyun kıpırtılarında dans ederken o görüntüleri hem kendi hafızalarımıza hem de fotoğraf makinelerimizin hafızalarına kaydediyoruz…

Aslında bu keyfi devam ettirmeyi çok istiyoruz ama gidecek iki kapımız daha var…

Derhal arabalarımıza atlayıp Ortakent’ e doğru yola koyuluyoruz. Yarbasan Evleri dağın yamacına konumlandırılmış taş binalardan oluşan bir site… Her ev, her sokak, her detay teker teker ele alınıp tasarlanmış ve yerinde üretilmiş. Gördüğümde çok beğendiğim bir uygulama ise mevcutta garaj olarak kullanılan bazı mekanların sergi alanları haline getirilmesi oldu. Sevgili Ender Güzey bu keyifli mekanlarda eserlerini sergilemiş. Zaman zaman küçük grupları davet edip misafirlerini gezdiriyor, anlatıyor… Çok samimi buldum.

En çok etkilendiğim eseri ise “Güneş’ i beklerken” oldu. Onun oğlunun adı Güneş

Resimlere o kadar dalıyoruz ki telefonun sesiyle üçüncü kapımıza geç kaldığımızı fark ediyorum.

“Hemen geliyoruz Ayşegül’ cüğüm… Beş dakikaya yanındayız…”

Yarbasan Evleri’ nin en tepesindeki evde bir klip çekimine davetliyim. Mavi, Bırak şarkısına klip çekmek için burayı tercih etmiş… Aman ne kadar da iyi yapmış. Ev, bahçe, havuz, manzara, dolunay ve nefis hazırlanmış bir masa… Eksik yok. Eminim çok keyifle izleyip dinleyeceğimiz bir klip olacak.

Ertesi gün röportaj için sözleşip oradan ayrılıyoruz…

Ve gecenin sonunda karnımız acıkıyor. Erenler Sofrası’ nı hep merak etmişimdir. Kısmet bugüneymiş… Yine Yarbasan Evleri’ nde keyifli ve özenli bir mekandayız. Kuru patlıcan dolmalarımızı keyifle yerken klavyesinin başında nostaljik yabancı parçalarla  bizi çooook eskiler götüren beyefendiye zaman zaman eşlik ediyoruz…

Neymiş;

Bodrum sadece biiiç klablarden, vur patlasın çal oynasın gece klüplerinden ibaret değilmiş. Renklerin ayırımını yapabilene…

Sevgiyle,

Füsun Bay Canbay

 

CITYTREND Temmuz 2011 Sayı 1 /// BODRUM KANATLARIMIN ALTINDA

CITYTREND Eylül 2011 Sayı 3 RÖPORTAJ “MAVİ”

CITYTREND Ağustos 2011 Sayı 2 /// BODRUM – GÜMÜŞLÜK

CITYTREND Ekim 2011 Sayı 4

CITYTREND Ekim 2011 Sayı 4 RÖPORTAJ “BÜLENT ÖZDEMİR”

CITYTREND Kasım 2011 Sayı 5

CITYTREND Aralık 2011 Sayı 6

CITYTREND Ocak 2012 Sayı 7

Yazı ile ilgili yorumlarınızı alabilir miyim? Benim için önemli... ;)