CITYTREND Ekim 2011 Sayı 4 RÖPORTAJ “BÜLENT ÖZDEMİR”

Bestelerin Efendisi BÜLENT ÖZDEMİR  ile röportaj yapanzi…

Boşuna denmemiş ona Bestelerin Efendisi diye.

 

Lale Devri, Deli Kızın Türküsü, Kaçak, Benim Yerime de Sev, Cennet, Tufan, Amazon, Sen Söyle Hayat dediğimde bir çoğumuz hemen melodilerini mırıldanmaya başlarız. Bunlar İlk akla gelenler…

 

Kınalı kuzum, Sana Değer, Gel Kıyma ve daha bir çok bestesini yıllardır Sezen Aksu, Sibel Can, Ajda Pekkan, Nilüfer, Ebru Gündeş, Ferhat Göçer gibi isimler yorumlamışlardır.

 

Sahnede tek kişilik bir orkestra kıvamında dinleyenlere müzik ziyafeti verirken hep merak etmişimdir duyduğumuz orkestra nerede?.

 

Mavinin Gözünden: Ya en önce o gitarı öyle tersten nasıl çalıyorsun diye sormak istiyorum? Bir de çalarken yalnız değilsin gibi… Göremediğimiz bir orkestra mı var o gitarın içinde?

BÜLENT ÖZDEMİR : Müziğe ilk davul çalarak başladım. Orkestramızda çok iyi gitarist bir arkadaşımız vardı. Onun gitarını alıp evde çalmaya başladığımda bir terslik olduğunu anladım. O sağ gitar ben solaktım. Tellerini değiştirmeye çalıştım ama çok uzun bir süreç. Sabah saat yedi oldu ben hala gitarın tellerini değiştirmekle uğraşıyorum. Sonunda dedim ki madem bu gitar böyle çalınıyor ben de tersten çalarım gibi düşündüm. İlk başlarda çok zor oldu tabii. Sonra pratik ve matematik zeka devreye girdi. Çünkü her şey tersti. Herşeyi tersten transpoze etmek zorundasın. Bunu çözebilmek saçlarıma mal oldu maalesef…

 

MG: Seni dinlerken gözümüzü kapattığımızda kulağımıza sadece bir gitar sesi gelmiyor yani bunun sebebi gitarı ters çalmandan mı kaynaklanıyor?

B.Ö. : Ben çalarken kalın teller aşağıda kaldığı için aynı anda bas sesleri kullanabilmek ve akor içerisinde çalabilmek biraz daha pratiğe dönüşüyor. Duyduğunuz bir kik sesi var mesela tamamen benim elimle bulduğum bir numara.

 

MG: İkinci bir ses gibi mi duyuyoruz biz?

B.Ö. : Evet. Benim tersten çalmamdan kaynaklanan, kalın tellerin aşağıda olması ile ilgili bir şey bu. Bir davul sesi duyuyorsunuz mesela. Subbasların okuyabileceği frekans çıkarabiliyorum. Kalın tel yukarıda çalan arkadaşlar için bu daha zor oluyor. Bu tamamen bana mahsus bir şey. Patentini mi alsam acaba?

 

MG: Çok küçük yaşlardan beri müzikle haşır neşirsin. Hatta caz ve rock da yaptın. Kim nasıl keşfetti seni?

B.Ö. : Evet klişe bir söz ama çok küçük yaşlarda müziğe başladım. Hatta bana İzmirli Roman müzisyenlerin  taktığı bir lakabım var. Şorşak… Şorşak ufaklık, velet demek. Onüç yaşımda orkestrada davul çalmaya başladığımda insanlar inanamıyordu. Zillerin arkasında kaybolmuş bir çocuk sadece eller gözüküyor. Kim bu şorşak ne biçim çalıyor nidaları arasında böyle bir lakap kaldı. Sanatçı olunmaz, sanatçı doğulur gerçekten doğru aslında. İzmir Karşıyaka’ da doğduğum ev eski bir Rum eviydi. Çok büyük gömme dolaplar vardı. Ben üç yaşındayken o dolabın içine girip tahtalara vurarak uyuyakalıyormuşum dolabın içinde. Hatta bir keresinde ev halkı beni bulamayınca karakola gitmişler. Sonra annem durumu fark etmiş. Akustik çok iyi tabi dolabın içinde. Annem senin müzisyen olacağını o zaman anladık biz diyordu.

 

MG: Evden orkestraya geçiş nasıl oldu?

B.Ö. : Akranlarım sokakta meşe oynarken gidip orkestraları izlerdim. Karşıyaka’ da o zaman bir tane orkestra vardı. Anılar orkestrası. İlkokul üçe giderken yaz tatillerinde onların aletlerini kurmaya yardıma giderdim. İşin mutfağına girdim yani. En keyif aldığım da mesela davulcunun davullarını rahatlıkla kurabiliyordum. İsmail abi kulakları çınlasın hazır davula otururdu. Tefi alır bahşişleri toplardım. Orkestranın elemanı olmuştum. Orkestra ara verdiğinde hemen davulun başına oturur bagetlerle çalmaya çalışırdım, İsmail ağabeyin yaptığını taklit ederdim. Eve geldiğimde de eski sandalyelerin üzerine havlu koyup elime de çatal kaşık alıp pratiğini yapardım. Ağzımla da melodilerini yapıp ev halkını oynatırdım.

 

MG: Orkestrada davulun başına geçtiğin ilk günü hatırlıyormusun?

B.Ö. : İlkokulu bitirip ortaokula başladığım sene yine orkestranın elemanıyım. Artık kendi kendimi biliyorum artık. Çaldığımın farkındayım ama kimseye bunu göstermedim henüz. Bir akşam yazlık Özlem çaybahçesinde bir düğünde çalacak orkestra. Ben de yardımcı eleman olarak yanlarındayım. Fakat düğün başlayacak davulcu gelmedi. Orkestra elemanları tedirgin. Hemen çıkıp ben çalarım dedim. Bak Bülent yapamazsan rezil oluruz, seni döveriz  dediler. Boyum da kısa olduğu için altıma gazoz kasası koyup geçtim davulun başına. Düğün marşıyla başladık. Repertuarı da ezbere bildiğimden devam ettim. Orkestradakiler şokta. O günden sonra ben orkestranın davulcusu olarak işe başladım.

 

MG: Davuldan sonra gitara mı merak sardın?

B.Ö. : İzmir’ de farklı gruplarda davulcu olarak çalışmaya başladım. O zamanlar Efes Oteli‘n in altında Meyhane gece klubü vardı. Orada İstanbul’ dan gelen sanatçılara eşlik ediyorduk. Nükhet Duru, Sevda Karaca gibi isimlere çalıyorduk. Bu dönemlerde kafamda hep melodiler dolanıyordu ama hayata geçiremiyordum. İşte o zaman gitara merak sardım. 17 yaşındaydım. Gitarı da kendi yöntemimle çalmaya başladıktan sonra profesyonel gruplarda çalmaya başladım. İzmir‘ de Santana diye bir gece klubü açılmıştı. Çok iyi müzisyenlerden oluşan bir grupla çaldım.

 

MG: Hicazdan caza geçiş nasıl oldu?

B.Ö. : Müzikte bir tarzım olması gerektiğine inandım. O zamanlar çok beğendiğim gitaristler vardı. John McLaughlin, Frank Zappa, Jeff Beck, John Scofield gibi. O tarz çalmaya başladım. Güzel bir grup kurduk. Fakat hem dinleyicisi çok az hem de kazanç için verimli bir tarz olmadığı için sıkıntı yaşamaya başladık. Bu arada evlenmiştim ve para kazanmam gerekiyordu. Ne yazık ki bu tarz müzikle para kazanılmayacağını anladım.

 

MG: Türkçe müzik o zaman mı başladı?

B.Ö. : Yıl 1986. İzmir‘ de çok sıkılmıştım. Yeni de evlenmiştim. Mayıs ayı idi arkadaşlara hadi Bodrum’ a gidiyoruz dedim. O zaman İzmir Bodrum arası beş saat. Önce çok uzak dediler. Sonra ikna oldular ve enstrümanları arabaya yükleyip Bodrum’ a yola çıktık. Bodrum’ a gider gitmez güzel bir teklif aldık. Şimdiki Gözegir otelin olduğu yerde şark köşesi gibi bir yer yapmışlar, orada çalmaya başladık. Bodrum’ un altın yıllarıydı bahsettiğim yıllar. Hayatımızın en güzel paralarını kazandığımız yıllar. Orada program bitince başka bir barda sabaha kadar program yapıyordum. O barın sahibin arkadaşı olan Akrep Nalan her gece bara geliyordu. Tanıştık, sahneye davet ettim ve bir ikili olduk. Türkçe şarkılar icra etmeye başladık. Çok güzel bir ambians yakaladık ve birkaç yıl üst üste devam ettik.

 

MG: Beste yapmaya ne zaman ve nasıl başladın?

B.Ö. : Yine Bodrum‘ da sahne aldığım yere Sezen Aksu ve rahmetli Onno Tunç gelmişti. Sahneye aldım onları ve tanışmış olduk. Sezen hanım benim çok dolu, yetenekli olduğumu ve bana neden beste yapmadığımı sordu. Sen bu birikimle çok güzel besteler yapabilirsin diye gaza getirdi beni. Yaz bitimi buluştuk ve ona ilk yaptığım besteyi hediye ettim. Deli kızın türküsü. Çok şaşırdı ve sevindi. Böylece beste yapmaya başladım.

 

MG: Dillerden düşmeyen şarkılara yaptığın bestelerin bu kadar sevilmesini neye bağlıyorsun? Niye insanlar bu kadar yakın buluyorlar senin şarkılarını?

B.Ö. : Birincisi insanımızı çok iyi tanımaya bağlıyorum. Ben halkın içinde bir adamımdır. Pek fazla soyutlamam kendimi. Halkın duygularını, hislerini çok iyi takip ederim. İkincisi beste yapmak bir matematik işidir. Bilimsel anlamda çok iyi kurgulamanız gerekir. Ve işin son kısmı da tabii ki duyguyu katabilmek. Duygu kısmında kendi yaşanmışlıklarımdan, etrafımdakilerin yaşadıklarıdan etkileniyorum.  Bütün bunların harmanlanmasından bu şarkılar çıkıyor.

 

MG: Önce beste mi, söz mü?

B.Ö. : Ben sözün üzerine müzik yapmıyorum. Sözün üzerine beste yapmak benim müziğimi kısıtlıyor. Müzik ve duygularım beni nereye götürürse oraya kadar gidiyorum. Onun üzerine söz yazmak söz yazarı için de avantaj sağlıyor. Çünkü müzik onu hem duygusal anlamda yazacağı şeye götürüyor hem de matematiksel olarak bir şablonu oluyor elinde. Zaten bu yüzden müzik kalıcı ve ön plandadır.

 

MG: Söz de yazdığın bestelerin var mı bizlerden gizlediğin?

B.Ö. : Hayatımda sadece bir tane söz yazdım. O da zaten ikinci bestemdi. Evdekilere bu şarkıyı dinlettiğimde vah vah vah bu çocuğun bir derdi, sorunu mu var aşık mı acaba dediler. Çok acıklı, damardan katran gibi bir şeydi. Adı Cennetim sensiz ise. Cengiz Kurdoğlu şarkıyı dinledi ve Bülent ne olur bu şarkıyı ben okuyayım dedi okudu. Hala da bu şarkının hastası olan ayılanlar bayılanlar var. O denemeden sonra bir daha yazmamaya karar verdim.

 

MG: Bir insanın yarattığı her şey çok değerlidir. Bu besteleri verirken seçici davranıyor musun? Mesela ben istesem verir misin?

B.Ö. : Tabii ki seçici davranıyorum. Bir anne nasıl çocuk doğuruyorsa besteciler de doğuruyor. Çok kıymetli. Sezen Hanım sözleri yazdığı zaman onun da olur verdiği sanatçılarla çalışıyorum. Bazen kıramayacağım insanlar da oluyor. Fakat bazen ufak hatalar da oluyor. Verip de pişman olduklarım da oldu. Sen istersen veririm tabii. Arkadaşımın aşkısın

 

MG: Müzik sektörüne kırgınlıkların olduğunu biliyorum. Düzeldi mi bazı şeyler?

B.Ö. : Aslında müzik sektörüne değil birkaç yorumcunun kadirbilmezliği, egoları üzdü beni. Bu Türkiye’ de müzik yapılmaya başladığından beri bestecilerin ve söz yazarlarının yaşadığı bir sıkıntı. Ben bir yerde sesimi yükselttim. Bunu sadece kendim için değil bütün besteci ve söz yazarları için yaptım. Ortada bir pasta varsa bu pastanın en büyük pay sahibi bu müziği yapan ve sözlerini yazanındır. Yorumcu da bu parçayı yorumlar ve o da pastanın içinden payını alır. Ama bırakın pastadan pay almayı manevi anlamda da hiçbir şekilde hatırlanmıyoruz. Tabii bu biraz dinleyici kültürü ile de ilgili. Aldığı albümün içini okumayan bir dinleyici var.

 

MG: Sesim güzel olsa sana vokal yapmak isterdim. Seninle yola çıkanlar çok şanslılar. Ne dersin?

B.Ö. : Tek enstrümanla şarkı söyleyebilmek tamamen adrenalin patlaması. Sıfır hata yapması hata yapmaması gerekiyor. Öncelikle ben de bu potansiyele sahip panter seçmeye çalışıyorum. Çünkü sahnede iki kişi müzik yapıyorsun konser gibi dinliyor insanlar. Bir orkestrada hata da yapsan, detone de olsan anlaşılmaz ama burada durum farklı. Ben de bir şarkıcının okuyabileceği en sağlam saundu çıkarmaya çalışıyorum. Öğrencim diyebileceğim, Birebir oturup ders verdiğim yok ama elinden tuttuğum ve yol gösterdiğim çok genç insan var. Ulaş Ay var mesela. Önemli olan feyz alabilmek.

 

B.Ö. : MG: Hani albüm yapacaktın?

B.Ö. : Albüm bitti sayılır. Zor bir iş albüm çıkartmak. Yaklaşık iki sene önce başladım ama tamamen konsantre olamıyorum. Çünkü yoğun sahne çalışmalarım da var. Bu albümde çıkmış olan şarkılarımdan herkesin çok beğendiği iki ya da üç şarkım olacak. Sürpriz isimlerle düet yapacağım. Üç dört tane de yeni şarkı olacak. İnşallah bu kış bitireceğim.

 

MG: Bodrum senin yaşamında dönüm noktası olmuş. Son olarak Bodrum için ne söylemek istersin?

B.Ö. : Hayatımın değiştiği yer. Bodrum‘ un, insanların bütün negatif duygularını pozitife çeviren bir yer olduğuna inanıyorum. Buranın toprağından ve jeolojik yapısından olsa gerek. Bodrum‘ un elektriği beni müthiş etkiliyor. Bodrum‘ u çok seviyorum.

 

MG: Kaydı kapatmadan önce kuvvetli bir “yaşa” istiyorum..

 

B.Ö. : Yaşaaaaaaaaaaaa…

 

 

 

 

 

CITYTREND Ağustos 2011 Sayı 2 /// BODRUM – GÜMÜŞLÜK

CITYTREND Eylül 2011 Sayı 3

CITYTREND Eylül 2011 Sayı 3 RÖPORTAJ “MAVİ”

CITYTREND Aralık 2011 Sayı 6

CITYTREND Ocak 2012 Sayı 7

 

 

Yazı ile ilgili yorumlarınızı alabilir miyim? Benim için önemli... ;)