MONTENEGRO / KOTOR

AKDENİZ’ İN FİYORDU KOTOR

Bu yazıya başlamadan önce buradan → BUDVA / SVETİ STEFAN yazımı okumanızı tavsiye edeceğim. Sonra bana “Kotor‘ a nasıl geldiniz?” diye sormayın. 🙂 Eğer okuduysanız Kotor‘ a başlayabiliriz…

Başlarken minik bir hatırlatma; Kotor‘ un da içinde bulunduğu Karadağ devleti, diğer adıyla Montenegro bizden vize istemiyor. Son günlerde hem bu güzelliğinden, hem doğal güzelliğinden, hem de yaşaması kolay ve ucuz olduğundan Türklerin yaşamak için düşündükleri en başta gelen ülkelerden biri Montenegro

Venedik Duvarı

Budva merkezden Kotor arası sadece 22 km. İki gece kaldığımız Budva‘ dan çıktıktan yarım saat sonra Kotor‘ daydık. Eski dağ yollarını ve benim yokuş aşağı inme fobim olduğunu bilen arkadaşlarım endişe ile bana mesajlar çekip “Nasıl gideceksin o yolu?” diye sorduklarında anlam verememiştim. Eskiden o dağlara tırmanılıp Kotor‘ a inilirmiş. Halbuki şimdi dağlar delinmiş, tünel yapılmış. Neredeyse Budva‘ dan girdik tünele Kotor‘ dan çıktık. Kotor‘ a gelir gelmez, sırtını dağlara yaslamış kalenin duvarlarının, durgun suya vuran nefis yansımaları ile eski şehir karşıladı bizi. Arabamızı uygun bir park yerine bırakıp, önce yürüyerek etrafı keşfe çıktık. Eski şehri gezmeyi bir sonraki güne bıraktık.

Ve işte Kotor‘ daydık. Elbette ki haritalardan ve o uçaktan gördüğüm fiyordumsu görüntüsünü kıyıdan hissedemeyecektik. Ama yine de ince, uzun, derin ve kenarları yüksek dağlardan oluşan bir körfezin kıyısında olmak güzel bir duygu olsa gerek…

Hava kararmadan otelimize yerleşme niyetiyle daha önceden Booking.com dan belirlemiş olduğum otellere baktık ve biraz uzak da olsa (merkeze 5 km) Villa PM de kalmaya karar verdik. Zaten internette çok beğenmiştim. Güneş battıktan sonra geldiğimiz haline bayıldım, sabah görüntüleri için sabırsızlanmaya başladım. Gece boyunca öten kuş sesleri ile uyuduk o gece…

Bu arada küçük bir bilgi: Eğer siz de otel rezervasyonlarınızı Booking.com dan yapıyorsanız benden dolayı size minik bir indirim söz konusuymuş. Bu kadar çok alış veriş yapıyoruz. Onlar da bir iyilik yapsınlar tabii…  Bu linke → Fusyollarda.Booking.com tıklayıp rezervasyon yaptığınız taktirde, konaklamayı yaptıktan sonra kredi kartınıza 15$ iade olacakmış. Denerseniz bana da haber verin. 🙂

SANIRIM CENNETTEYİZ

Villa PM rüya gibi bir yerde… Neredeyse denizin içinde uyanıyorsunuz ve balkonunuza çıktığınızda kendinizi kaptan köşkünde gibi hissediyorsunuz. Burası bir apart otel. Sahibi Milena, şeker gibi kadın. Aslında Kosova‘ lı. Bizi o kadar güler yüzle ve içtenlikle karşıladı ki, kaldığımız süre boyunca kendimizi evimizdeymişiz gibi hissettik. Villa PM in kendi plajı var. Yazın gidecekler için önemli bir kriter olabilir. Merak edenler olursa; Mayıs ayında kaldığımız daire için (iki odalı suit) gecelik ödediğimiz rakam 30 €.

Sabah, manzaramızda büyük yolcu gemilerini görünce şaşırdık. Sonra alıştık. Hepsi sırayla bizim önümüzden geçip, fiyordun en sonundaki Kotor limanına gidiyor…

Fakat ne kadar alışsak da o koca gemilerin, karşılıklı yüksek dağların arasında kalan bu daracık kanaldaki manevralarına şaşırmamak mümkün değil…

Hele bazı manevralarda yüreğim hop etti. Sanki kıyıdaki evlere misafir bırakacakmış gibiydi gemiler…

KOTOR OLD TOWN 

Karadağ‘ ın küçük ve az nüfuslu tarihi şehri Kotor, bugün UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde. Bu bölge bugüne gelene kadar da sırasıyla Ostrogotlar, Roma İmparatorluğu, Venedikliler, Osmanlı imparatorluğu, Yugoslavya, Sırbistan-Karadağ ve en sonunda da Karadağ (Montenegro) topraklarının parçası olmuş. Bu yüzden dil, din ve etnik olarak inanılmaz renkli…

Cathedral of Saint Tryphon

Venedikliler tarafından yaptırılan kale ve kale içindeki yapılarda İtalyan mimarisinin yansımaları oldukça fazla. Kalenin sur duvarlarına da o dönemde yapıldığı için Venedik Duvarı deniyormuş…

Eski kent içinde dolaşırken gözüme değen taş binalar, taş pencere ve kapı söveleri, yine taş balkon payandaları, ahşap panjurlar buralardan bir zamanlar İtalyanların geçtiğini söylüyor…

Daracık sokaklardan çıkılan taş zeminli minik meydanlar ve o meydanlardaki küçük dini yapılar… Her şey o kadar güzel ki… Evet belki tüm Ortaçağ eski kentlerinde gördüğümüz şeyler bunlar ama burada bir farklılık var sanki. Sırtını yasladığı o çok yüksek dağın mı etkisi var bunda bilemiyorum. Bugün bizlerin Karadağ dediğimiz, İtalyanca karşılığı Monte Negro ya da orjinal ismiyle Lovcen Dağı mı farklı kılıyor bu bu eski kenti acaba?

Bu düşünceler ile dolaşmaya devam…

Hatta bu düşüncelerle daracık sokaklarda dolaşırken bir de orada eskiden yaşanmış hayatları hayal ederim… Şu bastığım taşa kimler bastı acaba…Ve ne duygularla..

Eski kentte hayatın devam ettiğini görüyoruz… 🙂

Kotor‘ un kedileri ile de çok ünlü olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Her yerde Kotor kedisi hediyelikleri bulmanız mümkün. Hatta Kedi Müzesi bile var…

Bir dükkanın isminin benim soyismim olduğunu görünce dükkan benimmiş gibi havaya girdim. 🙂 Halbuki Bay, defne demekmiş… Dükkanın adı Defne Füs. Kalkabilirsin…

Eski kentin arkasındaki dağda bulunan kaledeki kiliseyi mutlaka ziyaret edin. Bizim niyetimiz vardı. Hatta aşağıdan bakılınca yakınmış gibi de görünüyordu. Fakat binlerce basamağı çıkmayı bizim gözümüz yemedi. Eğer ki performansınız iyiyse deneyin. Çoğu bozuk basamaklardan oluşan merdivenlerden yaklaşık bir buçuk saatte çıkılan kaleden manzara, eminim inanılmaz güzeldir. Siz çıkarsanız bana anlatırsınız. Bol bol fotoğraf çekin. Oradan çekilmiş Kotor fotoğrafları inanılmaz güzel çünkü… Biz aşağıdaki manzara ile yetindik.

Yok yok iyi ki çıkmamışız. Bir de bunun inişi var… Siz yine de bana bakmayın çıkın… 🙂

KOTOR LİMANI

Şimdi daha iyi anlıyorum ki, büyük yolcu gemileri Kotor‘ un en şık aksesuarı…

Adriyatik kıyılarını gezen cruise gemileri için Kotor limanı, önemli uğrak noktalarından biri. Biz her ne kadar bu kadar dar bir koya, bu kadar büyük gemilerin nasıl girip, manevra yapıp döndüklerine şaşırsak da onlar her sabah bu limana gelmeye devam ediyorlar…

Bu koy gerçekten bu kadar derin miymiş?

“Ah o gemide ben de olsaydım” diyerek bir yolcu gemisini Kotor limanından uğurlayacakmışsınız deselerdi inanmazdım. Yolu açık, pruvası neta olsun…

KOTOR’ DA NELER Mİ YEDİK?

Kotor‘ da apartta kaldığımız için akşamdan kahvaltılık malzemelerimiz için alışveriş yapmıştık. Buzdolabımız vardı nasılsa… Kaldığımız evin manzaralı balkonunda olmazsa olmaz kahvemiz ve atıştırmalıklarımızla kahvaltı yapmıştık ama aklımız bir gece önce akşam yemek yediğimiz yerde kalmıştı…

Konoba Portun, merkezle kaldığımız apart arasında, yani yolumuzun üzerinde bir restoran. Kotor koyuna tamamiyle hakim konumda. Akşamki ambiansını çok sevdik ve deniz ürünü yemeklerinin tadına baktık. Gerçekten mükemmeldi. Ayrıca İvana o kadar sevimli ve cana yakındı ki ertesi gün de kendimizi orada bulduk…

Kelime anlamı Liman Meyhanesi olan Konoba Portun‘ da her saat yemek servisi var. Sabah kahvaltıda yumurta yememiştik. Omlet ve kahve istedik İvana’ dan. Bize birer bardak da likör ikram etti. Buralarda sabah kahve yanında likör içiliyormuş. Adı Amaro Montenegro… İçinde bolca baharat ve turunçgiller aroması olan tatlı bir içki. Nefisss…

İvana benim saçlarımın rengine bayıldı, ben de onunkilere. 🙂 Yollarda Tanıştıklarımız ve dostluklarımızın devam ettiği güzel insanlara bir yenisi daha eklendi…

OUR LADY OF THE ROCKS (Kayaların Leydisi)

Koyun karşı kıyısından devam edince Kotor körfezine açılan en dar boğaza geliyorsunuz. Boğazın genişliği sadece 300 metre. O koca koca yolcu gemilerinin geçip Kotor limanına gittiği boğaz. Boğazın adı Verige Boğazı ama tarihe adı Türk Boğazı olarak geçmiş… Neden mi?  Bir zamanlar Osmanlı’ ya çok direnmiş bu bölge. Osmanlı donanmasının koya girişini engellemek için Karadağlılar boğaza zincir çekmişler. “Verige”nin anlamı zincir demek. Ve günümüzde hâlâ bu boğazın adı Türk Boğazı olarak anılıyor…

Verige Boğazı‘ nın karşısında yan yana iki tane küçük ada süslüyor Kotor körfezini. Tam karşı kıyıda bulunan yerleşim de Perast… Üzerinde çokça selvi ağacı bulunan ada Saint George Adası (Sveti Dordje). Adada Benedikten Manastırı bulunuyor. Bu doğal bir ada. Diğeri ise değil… Sonradan yapıldığı söylenen Our Lady of the Rocks (Kayaların Leydisi) adasının enteresan bir hikayesi var. Bu adanın bulunduğu yerde önceleri sadece balıkçıların balık tuttuğu küçük bir kayalık varmış. Balıkçılar bir gün o kayalıklarda Meryem Ana ve İsa figürlü ikon bulmuş. Kutsal olduğuna inandıkları için yan adadaki manastıra götürmüşler. Manastırın rahibi ertesi gün balıkçılara ikonun kaybolduğunu söylemiş. Balıkçılar aynı ikonu yine kayalıklarda denizin içinde görünce tekrar rahibe götürmüş. Fakat aynı olay yine olmuş, ikon yok olmuş. Bu bir kaç kez daha tekrarlanmış. Bunun Meryem Ana‘ dan bir işaret olduğu düşünülerek buraya kilise yapılmasına karar verilmiş…

Fakat asıl sorun şu ki; bu kadar küçük kayalıkların üzerine bir kilise yapmak mümkün değil. Bunun için denizin ortasının doldurulması gerekiyor. Söylenene göre, bu kayalıkların olduğu yere üç tane taş yüklü gemi batırılmış. Düşüncesi bile tuhaf geliyor insana ama bunun gerçek olduğu söyleniyor. Günlerce, aylarca, yıllarca buraya taş taşınıyor. Uzun yıllar sürmüş buranın ada haline gelmesi. Bu arada olay 12.yy da geçiyor… Sonunda sunî ada yapılıyor ve üzerine kilise inşa ediliyor. Adına da Our Lady of the Rocks diyorlar. Kotor körfezindeki bu kilisenin balıkçıları koruduğuna inanılıyor. İnanç insana neler yaptırıyor…

Kotor oldukça sakin ve huzurlu bir şehir. Kıyı boyunca yürüyen ve bisiklete binenlerle karşılaştık. Araba ile 40-50 km hız yapabiliyorsunuz. Yazın bu kıyılar hep plajmış. Bilginiz olsun…

Akşamüstüne doğru karnımız acıktı ve İvana’ nın bize tavsiyesi ile karşı kıyıdaki Pranj bölgesinde bulunan restoranlardan birine oturduk. Özel tavsiye balık çorbasıydı. Biraz duru balık suyuna şehriye ilavesiyle oluşmuş bir çorbaydı ama lezzetliydi. Bokeski Gusti bölgenin iyi balık restoranlarından biriymiş. Çorba sonrası yanına beyaz şarapla kalamar yedik enfesti…

Denize sıfır, nefis manzarada yemeğimizi yedikten sonra en keyiflisini sevgilim yaptı. Kotor‘ un serin sularına attı kendini…

Ve ayrılık vakti geldi güzel Kotor‘ dan. Sabah enfes manzaralı balkonumuzda kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı derken hayalinizde büyütmeyin. Kahve, biraz peynir, jambon ve sandviç ekmeği…

Villa PM‘ in sevimli sahibesi Milena ile vedalaşırken sanki kısa bir süre sonra görüşecek gibiydik. Kimbilir… Bekli bir gün Yollarda Tanıştıklarımız ile tekrar bir araya geliriz…

LJUTA NEHRİ

Hedefimiz Dubrovnik diyerek yola çıktık. Fakat yolumuzdaki ilgimizi çeken yerler her zaman durak noktalarımız olduğundan belli bir saatimiz de yok varış için…

Ljuta nehri

Ljuta nehrini görünce hemen arabayı uygun yere çekip gürül gürül akan suyun yanına koştuk. Kış boyunca Kotor dağlarında biriken karların suları bunlar. Üzerinde bulunduğumuz köprünün altından geçip denizle buluşuyor…

PERAST 

Yolumuzun üstü olmasa da, görmeden dönülmeyecek güzellikte, mutlaka görülesi bir yer Perast

Kotor merkeze sadece 14 km mesafede olan Perast, tam Türk Boğazı‘ nın karşısında. Hani yukarıda hikayesini yazdığım Verige Boğazı

Perast da Kotor gibi UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunuyor. Neredeyse tüm binaların yapımında taş kullanılan Perast, Venedikliler döneminde en güzel binalara sahip olmuş. Görkemli saraylar ve kiliseler o dönemde yapılmış…

Perast‘ ın tam karşısında yine yukarıda bahsettiğim iki ada bulunuyor. Saint George Adası (Sveti Dordje) ve Our Lady of the Rocks (Kayaların Leydisi)

RISAN 

Kotor körfezi kıyısında kıyısında ilerlerken bir sonraki yerleşimin Risan olduğunu görünce hemen minik bir araştırma ile yine uğramadan geçemeyeceğimiz bir yer olduğunu gördüm. Rimski Mosaici (Roma Mosaikleri Müzesi)

Burada Roma dönemine ait bir villanın kalıntıları bulunuyor. Kalıntı diyorum ama duvarlar yıkılmış ve zemin mozaikleri sapasağlam. Eksik olanlar da restorasyon çalışmaları ile tamamlanıyor. Kotor körfezinin içinde bulunan bu yapıyı o kadar önemsemişler ki Montengro’ nun İncisi diyorlar buraya…

Buraya hayran kalmamak mümkün değil. Burada çektiğim videolar vardı ama bulamadım. Eğer bulursam mutlaka paylaşacağım. Eminim sizler de çok beğeneceksiniz. Yolunuz Kotor‘ a düşerse mutlaka Risan’a gidin ve buradaki Rimski Mosaici Müzesi‘ ni mutlaka gezin derim…

Güzel anılarla ayrıldığımız Kotor‘ u arkamızda bırakarak artık Hırvatistan sınırına doğru yola çıktık. Mayıs ayı bu bölgeyi gezmek için ideal. Gezip görmek amaçlı gelecekseniz Kotor‘ a bahar aylarını tercih etmenizi öneririm.  Yok, deniz, güneş, tatil diyorsanız yaz ayları sizin…

Dubrovnik’ te görüşmek üzere…

Sevgiyle kalın,

Füsun Bay Canbay

 

Daha fazla bilgi ve fotoğraf için aşağıdaki adreslere tıklayıp takibe almanız yeterli… ?

A bir de paylaşım yaparsanız tam süper olur… ?

WEB SİTE takip için ABONE olmayı unutmayın http://fusyollarda.com/

YouTube kanalıma da ABONE olmayı unutmayın lütfen ?https://www.youtube.com/channel/UCbyV

İNSTAGRAM takip için https://www.instagram.com/fusyollarda/

FACEBOOK sayfa beğenisi için https://www.facebook.com/fusyollarda/

İLETİŞİM için :  info@fusyollarda.com

 

 

Yazı ile ilgili yorumlarınızı alabilir miyim? Benim için önemli... ;)